web tasarım programlama web master

 

 

 

TURİZMDE SON NOKTA
ANKARA TİCARET ODASI
ANTOD YÖNETİM KURULU BAŞKANI
BARACUDA TUR CEO
KOREOGRAF
ANKARA
YAZAR
AKADEMİSYEN / GAZİ ÜNİV.
MARMARA FM GNL. MD.
DANIŞMAN
TURİZM YAZARI
GENÇ BAKIŞ
SİTE İÇİ ARAMA
E-POSTA ÜYELİĞİ
VİDEOLAR
Gezi Parkı Eylemlerine Dair

Türkiye’de son yıllarda önemli bir dönüşüm sürecinin yaşandığını hep birlikte izliyoruz. Uzun yıllar devam eden koalisyona  yönetimlerinin sonunda göreve gelen tek parti hükümeti birçok konuda önemli reformlara imza attı. İktidara geldiği ilk genel seçimlerde %34,6 oy alan Akparti, sonrasındaki seçimlerde ise 2007’de %46,6, 2011’de de %49,5 oy alarak iktidardaki yerini sağlamlaştırdı.

Bu süreçte çok sayıda kritik karar alan, yasal düzenleme yapan iktidar, kökleşmiş birtakım sorunları çözerken, toplumun bazı kesimlerinin de tepkisini çekmeye başladı. Son dönemlerde özellikle çözüm sürecine ilişkin adımlar, alkol tüketimi ile ilgili yasal düzenlemeler, üçüncü boğaz köprüsüne verilen “Yavuz Sultan Selim” ismi, başkanlık sistemi gibi birtakım girişimler, ülkede farklı kesimlerde tansiyonun yükselmesine neden oldu. Bu tepkiler aslında bir gerilim yüklenmesinin sinyallerini vermekteydi.

Hükümetin icraatları içerisinde İstanbul’da dünyanın en yüksek kapasiteli havaalanı ihalesinin yapılması, yerli otomobil ve uçak üretme çabaları, yine yerli savunma sanayi yatırımları gibi atılımlar ile Uluslararası Para Fonu (IMF)’na borcun sıfırlanması, uluslararası derecelendirme kuruluşlarının gönülsüz de olsa Türkiye’nin kredi notunu yükseltmeleri, özellikle dış kaynaklı bazı odakların rahatsız olmasına yol açtı.

Böyle bir manzarada ülke içinden ya da dışından farklı beklentilere sahip birçok kitle gerilimini boşaltacak bir fırsat kollamaktaydı. Gezi Parkı’nda kesilen ağaçlar aslında sadece patlamaya hazır olan bombanın fitilinin ateşlenmesiydi. Bu fitil, Gezi Parkı olmasaydı mutlaka başka bir gerekçe ile zaten ateşlenecekti.

Özellikle eylemlerin ilk iki haftasında şiddet içeren çok sayıda görüntüye şahit olduk. Ancak bu görüntüler TV’ler yerine sosyal medyada yer alıyordu. Olayların ilk başladığı günlerde, televizyon kanalları haber vermek yerine belgesel programlar yayınlamış, bu da halk tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Bundan dolayıdır ki insanlar ya sosyal medyayı ya da yabancı kanalları haber kaynağı olarak kullanmaya başlamışlardı. Bu durumun doğal sonucu olarak da, medyamız genel itibariyle sınıfta kalmış oluyordu. Sosyal medyanın haber kaynağı olarak kullanılmasının önemli bir dezavantajı var. O da haber kaynağının çoğu zaman doğrulanamaması veya güvenilir olmaması. Gezi Parkı eylemleri esnasında da farklı ülkelerde gerçekleşen birçok şiddet içerikli olayın Türkiye’de gerçekleşmiş gibi gösterilmesine tanık olduk. Ancak aynı zamanda çok sayıda polis şiddetine de tanık olduk. Artık ne dünya eski dünya, ne de Türkiye eski Türkiye. Günümüzde sosyal medyanın gelişimiyle birlikte herkes gazeteci, herkes televizyoncu. Dolayısıyla yapılan yanlışlar kolay kolay geçmişte olduğu gibi üzerine sünger çekilerek örtbas edilemiyor.  

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 34. Maddesinde “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir.” denmektedir. Yani silah ve saldırı yoksa gösteri yürüyüşü için izin almaya gerek yoktur ve bu durum anayasal bir hak olarak tanımlanmıştır. İleri demokrasiye sahip her ülkede olduğu gibi bizde de konuya ilişkin en yüksek düzeyde hukuksal düzenleme yapılmıştır. Bu hakkın kullanımının da son derece bilinçli bir şekilde yapılması gerekiyor. Özgürlük alanlarının muhafazası veya genişletilmesi için gösteri düzenlemek son derece çağdaş bir yaklaşım. Hatta geniş kitlelere sempatik gelebilecek bir davranış biçimi. Ama işin içine taşlama, molotof atma, yakma yıkma girince anayasal hak yerini anayasal suça bırakıyor. Çünkü kimsenin karşısındaki bireyin canına ya da malına kastetmesinin bir açıklaması olamaz. Göstericiler, yapılan provokasyonlar nedeniyle kamuoyu önündeki haklı birçok gerekçelerini kaybettiler. Şiddet içerikli eylemler olmasaydı, ulusal veya uluslararası platformda seslerini daha iyi duyurabilir ve mesajlarını daha açık bir biçimde verebilirlerdi. Son günlerde moda olan “Duran Adam” ve çiçekli protestolar çağdaş insanların tepkilerini göstermesi açısından oldukça önemli. Umuyorum bundan sonraki dönemlerde bu tür protestolar hak arama yolu olarak şiddetin önüne geçer ve demokrasimizin güçlenmesine katkıda bulunur.

Eylemlerden akıllarda kalan, sadece bazı provokatörlerin saldırgan ve yıkıcı tutumları değildi. Bazı polis memurlarının da devlet görevlisi sorumluluğu ile hareket etmediklerini gözledik. Bu gözlemler polis memurlarımızın eğitim ihtiyacını da gözler önüne sermiş oldu. Devlet görevlileri ne kadar yüksek baskı altında çalışıyor olsa da soğukkanlılıklarını kaybetmemeli, sinirlerine hâkim olmalıdırlar. Nasıl ki göstericilerin polise saldırması, taş atması, molotof atması makul görülmüyorsa; polisin de göstericilere düşman muamelesi yapması kabul edilemez. Bu yaklaşımlar devlet ve milletin birbirinden uzaklaşması anlamına gelir ki; sonuçlarına da kimse katlanamaz.

Şiddet eylemleri uluslararası basında önemli bir yer buldu ve dünya genelinde olumsuz izler bıraktı. Takip ettiğim hemen hemen her uluslararası medya kuruluşunda flaş haber olarak verildi ve sanki ülkede bir iç savaş varmış havası yaratıldı. Almanya, İtalya gibi bazı ülkeler Türkiye’ye gitmeyin çağrısında bulundu, bazı ülkeler de dikkatli olunması gerektiğini vurguladı. Gerçekten ülkenin imajı bu olaylardan çok zarar gördü. Brezilya’da başlayan eylemler sonrasında Brezilya Dışişleri Bakanı “Bizi Türkiye’yle karıştırmayın, bizde eylemler barışçı idi” dedi ve kendi yönetimini kurtarma adına Türkiye’ye zarar verici açıklamalarda bulundu. Sanki ülkesinin meydanlarında bir milyon kişi protesto gösterisi yapmamıştı, bu gösterilerde ölümler ve yaralanmalar yaşanmamıştı. Ancak tüm dünya ajanslardan o açıklamaları dinledi ve Brezilya böyleyse kim bilir Türkiye nasıldır diye düşünmeye başladı. Bu düşüncelerin silinmesi hiç de kolay olmayacak bizim için. 

Ülke olarak imajımızı düzeltmek ve güçlendirmek için önemli miktarlarda paralar harcıyoruz, birçok faaliyet gerçekleştiriyoruz. Bunların da gerek ekonomik, gerekse sosyo-kültürel birçok geri dönüşü oluyor. Son yıllarda turizm sektörünün gelişmesiyle birlikte bu alanda önemli mesafeler katettik. Türkiye’ye gelen milyonlarca turist insanımızı ve kültürümüzü tanıdı, geçmişten gelen önyargıları ülkemize yaptıkları seyahatler sayesinde yıkıldı. Fakat Gezi Parkı eylemlerindeki şiddet görüntüleri bu kazanımlarımıza ciddi darbe vurdu.

Olayların olumsuz etkilerini net bir biçimde için telaffuz etmek oldukça güç. Şu ana kadar verilen bazı demeçler var. Bunlardan bir tanesi Turistik Otelciler Birliği (TUROB) Başkanı Timur Bayındır’dan. Sayın Bayındır olaylar nedeniyle 215 bin 862 iptalin yaşandığını ve yaklaşık 55 milyon avro maddi kaybın oluştuğunu belirtti. Dünyanın önde gelen kongre merkezlerinden olan İstanbul’un rezervasyonlu kongrelerinde de çok sayıda iptal yaşandığını belirtti. Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu (TESK)’na göre de bölge esnafı 40 milyon TL zarar gördü. Ankara Ticaret Odası Başkanı Salih Bezci ise başkentin eylemlerden gördüğü zararın 20 milyar TL’yi bulduğunu ifade etti.

Bu zararlar, şiddet, kin, hakaret dolu konuşmalar bizlere hiç yakışmıyor. Özellikle sosyal medyada sıkça görülen ağza alınmayacak küfür ve hakaretler, bu platformları kullananları üzüyor. Biz bu değiliz, olmamalıyız. Bizler Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş-ı Veli’nin torunlarıyız. Birbirimize karşı daha hoşgörülü, daha yakın, daha yapıcı olmalıyız.

Gezi Parkı eylemlerinde gösterilere katılan, ancak marjinal gruplar içerisinde yer almayan kimseleri ötekileştirmenin son derece yanlış bir tutum olacağı kanaatindeyim. Çoğunluğunu yeni nesilden, eğitimli, teknolojiyi iyi kullanan gençlerin oluşturduğu grupların taleplerinin anlaşılması ve mümkün olduğunca bu taleplere cevap verilmesi ülke için önemli bir kazanç olacaktır.

Eylemler döneminde başlayan bizim yüzde elli tartışmasından da bir an önce vazgeçilmelidir. Bu söylem, tüm taraflarda kutuplaşmayı tetiklemektedir. Özellikle siyasilerin kullanması gereken ifade bizim yüzde yüz olmalıdır. Bu ülke Çanakkale’de, Gaziantep’te, Sakarya’da, Dumlupınar’da, İzmir’de işte bu yüzde yüzün kahramanca mücadelesiyle kuruldu. Dünya döndükçe bu yüzde yüzün varolma ve uygarlık seviyesinin üzerine çıkma ortak mücadelesi devam edecektir.

Elbette demokrasilerde her bireyin, seçilmişlerin her uygulamasından memnun olması beklenemez. Memnuniyetsizliğin karşılığı sandık ortaya geldiğinde verilmelidir. Çağdaş demokrasilerin, medeni yaşamın gereği budur. Gerektiğinde gösteriler de yapılmalıdır ancak şiddet içeren gösterilerin, ne ulusal ne de dünya kamuoyunda hiçbir olumlu karşılığı yoktur. Bu yüzden şiddete hayır, gösteriye evet; molotofa hayır çiçeğe evet; polise saldıran adama hayır, duran adama evet; yüzde elliye hayır, yüzde yüze evet; medenice hak arayan göstericiye atılan biber gazına ve basınçlı suya hayır, onların güvenliğinin sağlanmasına evet.


Saygılarımla…


Doç.Dr.Muharrem TUNA

 

 

 

Okunma Sayısı: 4948

Yorum Yaz
Ad Soyad
E-posta
Yorum

 

 

 

Şehr-i Türkiye | Spa & Wellnes | Golf Turizmi | Kalkınma Ofisi | Turizm Rehberi | Künye | İletişim
© Copyright - Her hakkı turizmdesonnokta.com’a aittir.
Tasarım&Yazılım: Grafiker